FelseFemina · Yazılar · Çekiçle Felsefe
Karanlık ve Satirik Antoloji Serisi “Black Mirror-Demand79”: Kültürel Emperyalizm ve Distopya Arasında Mülteciler

Kültürel emperyalizm bağlamında dijital içeriklerin önemi, teknolojik dönüşüm ve küreselleşme ekseninde her geçen gün daha belirgin bir hale gelmektedir. Bilgi çağında, modern öncesi, modern ve postmodern dönemlerin her biri, tarihsel ve sosyal süreçlerle beraber kültürler arası etkileşim ve emperyalizm mekanizmalarını şekillendirmiştir.
İnsanlık tarihinde teknik dönüşümün getirdiği değişiklikler, toplumların evriminde önemli bir rol oynamıştır. Tarım toplumundan endüstri toplumuna, oradan da günümüzün elektronik toplumuna geçiş süreci, bireylerin tüketim alışkanlıklarını, sosyal yapıları ve hatta kültürel değerleri dahi etkilemiştir. Özellikle günümüzde internet ve bilgisayar teknolojilerinin yaygınlaşması, arzulara hitap eden tüketim anlayışını ve dolayısıyla kültürel emperyalizmi daha da güçlendirmiştir.
Bu teknolojik ve kültürel evrim, Web 1.0'dan Web 2.0'ya geçiş ve modernlikten postmodernliğe geçiş süreciyle paralel ilerlemiştir. Neoliberal küreselleşme, bu dönüşümü hızlandırmış ve dijital içeriklerin üretimi ve tüketimi üzerinde etkili olmuştur. Sosyal medya araçlarının kullanımı, beğeni kültürü, özel hayatın internet üzerinde paylaşımları ve bunların tüketilmesine olanak verilmesi gibi hızla ilerleyen bir süreç olarak görülmektedir.
Bunların en başında gelen dünya çapında izleme rekorları kıran “Netflix” tir.
1998 yılında DVD kiralama hizmeti olarak hayata geçirilen Netflix, bu dönüşümün ve dijital içeriklerin küresel yayılımının öncülerinden biri olmuştur. Kullanıcılarına özelleştirilmiş içerikler sunma stratejisiyle kültürel emperyalizmin mekanizmalarını yeni bir boyuta taşımıştır.
Ancak, bu tür interaktif dijital içeriklerin kültürel etkileri her zaman olumlu sonuçlar doğurmamaktadır. "Black Mirror"ın "Demand79" bölümü, bu konuda çarpıcı bir örnektir. Bu bölüm, Avrupa'da artan aşırı sağ eğilimleri ve göçmen karşıtlığını körükleyebilecek bir etkiye sahip olmuştur."Demand79" bölümünün bu tür siyasi ve sosyal dinamikler üzerindeki etkisini ve dijital içeriklerin kültürel emperyalizm bağlamında nasıl bir rol oynadığını ayrıntılı bir şekilde incelemeyi amaçlıyorum.
Netflix “White Mirror”
Netflix; Farklı kültürleri neredeyse tüm yapıtlarında işleyen ve postmodern düşünce biçimlerini göstermekten çekinmeyen bir platformdur. Bu özelliği sayesinde neredeyse her konuyu kapsayan geniş bir yelpaze sunarak herkese hitap etmektedir. Ayrıca, toplumsal cinsiyet, LGBTI bireylerin görünürlüğü, siyahiler, engelliler gibi dezavantajlı bireylere yönelik küçük veya büyük sahneler ekleyerek ayrımcılıkla mücadele alt metnini yansıtma çabası içindedir. Bu sahneler, izleyicilerin farkındalık düzeyini arttırırken, ayrımcılığa karşı duyarlılığı da arttırmaktadır. Böylece, Netflix'in sunduğu şölen, dikkat çekici bir şekilde çeşitlilik ve kapsayıcılık sağlamaktadır.Netflix, her geçen gün artan oranda orijinal içerik üretimi sayesinde, izleyicilerinin beklentilerini karşılamaya devam etmektedir. Bu orijinal yapıtlar, yalnızca farklı kültürleri ve postmodern düşünce biçimlerini işlemekle kalmayıp, aynı zamanda yüksek kaliteli ve yenilikçi bir yaklaşımla sunulmaktadır. Özellikle son dönemlerde, ödüllü yapımları ile dikkat çeken Netflix, çeşitlilik ve kapsayıcılık konusundaki çabalarını da arttırmaktadır. Bu sayede, izleyicilerine sadece eğlenceli bir deneyim değil, aynı zamanda farklı bakış açıları ve düşünceler sunarak, onların dünya görüşlerini de zenginleştirmektedir.
Yukarıda tüm güzel yönleri ile “White Mirror” Netflix’in dünya kardeşliği üzerine kurduğu düzenin karanlık tarafında neler var?
Netflix “Black Mirror”
Netflix, aynanın karanlık tarafını işleyen içerikleriyle de öne çıkıyor. Bunlar arasında, seri katiller, hapishane hikayeleri, zorbalar, porno yıldızları, Tinder avcıları, gerçek görüntülerin yer aldığı şiddet, cinayet içerikli reality showlar …Bu konuların birçoğu, toplumda tartışılan ve hatta bazı durumlarda sansüre takılan rahatsız edici boyuttadır. Ancak Netflix, izleyicilerine bu konuları rahat bir şekilde sunarak "ayrımcılıkla mücadele" alt metnini izleyicilere sunuyor.Kaçınılmaz olarak, kitle iletişim araçlarının ve internetin neredeyse tüm evlere girmesiyle birlikte, toplumun değişmesi için bu araçların önemi artmıştır. Netflix, bu araçların önemini kavrayarak, izleyicilere aynanın karanlık tarafını tüm detaylarıyla izleme fırsatı sunuyor. Bu fırsat, toplumda farkındalık yaratmaya, belirli konular hakkında daha fazla tartışma yapmaya ve hatta bazı durumlarda değişime öncülük ettiği söyleniyor.
Platformun karanlık yüzüne baktığımızda yapıtlarda düşünürsek ayrımcılıkla mücadeleye vurgu yapan bir üslupla anlatıldığı düşünülen temalar açıkça görünüyor.
Ancak durum gerçekten bir mücadele midir?
Ya da tam tersi nefreti pekiştiren dolaylı bir anlatım mı sunuyor?
Bu soruları 2016 yılından beridir platformun dizisi olan Black Mirror “Demand79” bölümünde ele alacağım.
Dizinin Temaları
Black Mirror İngiliz yapımı olarak ortaya 2011 yılında ilk kez "The National Anthem" bölümüyle seyirciyle buluştuğunda büyük bir etki yaratmıştı. Özetle-İngiltere'nin başbakanı olan Michael Callow, prensesinin kaçırıldığı ve canlı yayında bir talep ile karşılaştığı krizle başa çıkmak zorundadır. Talep, prensesin serbest bırakılması için başbakanın canlı televizyonda bir domuzla cinsel ilişkiye girmesi gerektiğini içermektedir. Aynı etkiyi gerçek dünyada daha fazla kişiyi ekran başına bu ilk bölümü izletmek için dikkat çekici bir şekilde tasarlanmıştı. 2015 yılında ise Netflix tüm haklarını satın almıştır. Bilindiği gibi dizi sonraki bölümlerinde teknolojinin distopik bir anlatımla insan hayatına etkilerini farklı bir perspektiften yorumlayarak beklenmedik hikayeler ve insanın karanlık tarafını aynaya tutma temeline dayanıyor. Black Mirror, insanların siyah-karanlık yönlerini yansıtan ve şaşırtıcı sonuçlar doğuran "ileri teknoloji" hikayeleriyle insanın “seçim” yapma konusundaki tavrını sınıyor! “Gerçek Ötesi” hikayeler ile seyircinin karakterle özleşmesini sağlıyor.
Ben olsaydım ne yapardım?
Evet her bölümden sonra kendinize bu soruyu sormadan edemiyorsunuz.
Sizi düşündüren felsefi tartışmalara götüren ve en önemlisi ahlak konusunda bugüne kadar bildiklerinizi tekrar düşündüren gerilimli bir kısa yolculuğa çıkartıyor.
İlk bölümünde, ileri teknoloji olmasa da telefon, kamera, televizyon, sosyal medya gibi unsurların insanın içine düştüğü karanlık boyutları başarılı bir şekilde yansıttığını söyleyebiliriz. İlk bölümün izleyici kitlesi oluşturmak için ortaya koyduğu strateji sonraki bölümlerde dizinin distopik bir teknoloji dizisi olduğunu açık bir şekilde göstermiştir. Sonraki bölümlerde Kitle iletişim araçlarının çeşitli yönlerine değinen bir dizi olarak uzay-zaman, gösteri dünyası, sosyal medya, taciz, telefon, video kamera ve interaktif hikaye yönlendirme gibi konuları ele alır. Dizi, ahlaki sorunlara odaklanan tüm bölümleriyle, görünüşte "normal" insanların beklenmedik durumlarda kendini kurtarmak için verdikleri ödünlere odaklanıyor…
Evet ben olsaydım gerçekten ne yapardım…..
Özetle teknolojinin insanı giderek daha mutsuz ve yalnızlaştırdığına vurdu yapan bölümleri ile geleceğin bir simülasyonunu seyirciye ayna tutmaktadır. Baudrillard’ın “Simülarklar ve Simülasyon” (2011: 7) isimli kitabında, simülark, “bir gerçeklik olarak algılanmak isteyen görünüm” şeklinde tanımlanmaktadır.
Bu gerçeklik olarak algılanmak istenen görümümlerin Pratik hayatta da etkilerinin olması kaçınılmaz olarak görülmesi muhtemeldir. 190 ülkeden fazla abonelikleri olan, alt yazı seçenekleri sunan, birden fazla kişinin tek ödeme ile izlenmesini sağlayan kitle iletişim aracının “ Black Mirror” üzerinden detaylı incelemesine geçelim.
Netflix Kültürel Emperyalizm ve Distopya Arasında Mülteciler
Arap Baharı sonrasında, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da başlayan iç savaşların bir sonucu olarak, İkinci Dünya Savaşı'ndan beri dünya genelindeki mülteci sayısı en yüksek seviyeye ulaştı. Özellikle Suriye iç savaşının sonuçlarından dolayı, milyonlarca mülteci Türkiye, Ürdün ve Lübnan gibi ülkelerde göç etmek zorunda kaldı. Bu göç dalgası, bu ülkelerin ekonomileri ve halkları üzerinde büyük bir yük oluşturdu. Avrupa, uzun bir süre boyunca bu sorunla karşılaşmadı ve özellikle Türkiye ile yaptıkları anlaşmalar sayesinde rahat bir nefes aldı. Günümüzün dünya düzeninde, çeşitli küresel çatışmalar ve politik süreçlerin etkisiyle, mülteci sorunu özellikle Avrupa'da tartışmalı bir hale gelmiştir. Avrupa'nın göçmenlere karşı tutumu, mültecilerin kendilerinden uzak durması gerektiği düşüncesiyle şekillenirken, bunun sonucunda ırkçılığın yayılmasına neden olmuştur.
AB parlamentosu; Türkiye ile yaptığı anlaşmalar ve mültecilerin Avrupa'ya geçişlerini engellemek için bir dizi projeler ve hibelerle önlemeye çalıştı. Ancak, mülteci akınları devam etmektedir ve bu durum, Avrupa'daki siyasi tartışmalara neden olmaktadır. Aşırı sağ gruplar, mültecilerin Avrupa'nın demografik yapısını bozacağı konusunda uyarılar yaparak, mültecilere karşı çıkmaktadır. Bu tehdit, Avrupa'nın geleceği ile ilgili büyük bir endişe kaynağıdır.
AB komisyonunu; insan hakları, çeşitlilik, kapsayıcılık, çok kültürlülük, çok dillilik, hoşgörü ve kültürler arası diyalog gibi temel kavramları savunan komisyon ilkeleri ile göçmenlerin ve gelecek mültecilerin haklarına yönelik bir politika belirlemesi gerekmektedir. Bu politika, mültecilerin hayat standartlarını yükselterek onların entegrasyonunu kolaylaştırmalıdır. Ayrıca, eğitim, sağlık, barınma ve iş imkanları gibi temel ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmalar yapılmalıdır. Bu sayede, mültecilerin entegrasyon süreci hızlandırılabilir ve onların topluma uyum sağlamaları kolaylaştırılabilir. Avrupa'nın sosyal, ekonomik ve politik dengesini sorgulatırken, entegrasyon politikaları ve mültecilerin toplumlar içindeki yerleşimleri de tartışılır hale geliyor. Ne yazık ki, entegrasyon çabalarına rağmen mültecilerin Avrupa şehirlerindeki "gettolaşması", ciddi bir engel teşkil ediyor.
"Gettolaşma" terimi, belirli bir topluluğun aynı bölgede yoğunlaşması ve bu bölgenin çevresinden soyutlanması durumunu ifade eder. Mülteci gettolaşması, entegrasyon çabalarını önlemekte ve mültecilerin topluma tam olarak katılmalarını zorlaştırmaktadır. Bu durum, hem mültecilerin yaşam standartları üzerinde hem de toplumsal birliktelik üzerinde olumsuz etkiler yaratmaktadır. Mültecilerin yaşadığı gettolaşma, ekonomik fırsatlara erişimden eğitime, sosyal hizmetlere ve daha fazlasına kadar bir dizi sorunu beraberinde getirirken, aynı zamanda çoğunluk topluluk ve mülteciler arasındaki uçurumu daha da derinleştirmektedir.
Bunun yanı sıra, mültecilerin kendi içlerindeki kültür ve dil farklılıklarının yarattığı çatışmalar da Avrupa toplumlarında artı bir korku ve endişe unsuru oluşturuyor. Aynı coğrafi bölgeden gelmeyen ve farklı dilleri konuşan mülteciler arasındaki bu çatışmalar, çoğunluk topluluklar tarafından "öteki" olarak algılanmalarını ve bu nedenle entegrasyon sürecinin daha da zorlaşmasını sağlıyor.
Bunun en temel dayanağı ise İslamofobidir.
İslamofobi, Müslümanlara karşı duyulan korku ve nefreti ifade eder ve bu kavram, özellikle 11 Eylül 2001'deki terör saldırılarından sonra yaygınlaşmıştır. Bu tarihten sonra, özellikle Batı toplumlarında, Müslümanlar sık sık terörist olarak damgalandı ve toplumların geniş kesimleri tarafından dışlandılar. Bu, sağ eğilimli politika ve popülizmin yükselişinde önemli bir rol oynadı.
Yükselen sağın, İslamofobi üzerinden politika yapma eğilimi, toplumların belirli bir bölümünün, özellikle de ekonomik olarak dezavantajlı ve kültürel olarak korumacı grupların, korkularını ve önyargılarını sömürmeye dayanır. Bu gruplar genellikle, globalleşme, göç ve kültürel değişim gibi kavramlardan rahatsızdır ve İslamofobi, bu korkuların bir odak noktası haline gelmiştir.
Sağ eğilimli politikacılar ve hareketler, bu korkuları kullanarak, Müslümanları "öteki" olarak konumlandırır ve onları toplumun sorunlarının kaynağı olarak gösterir. Bu, onların, toplumun diğer kesimlerinden oy almasını sağlar ve popülist bir politika yürütme imkanı sunar. Bu tür politikalar genellikle, göçmenlere karşı daha sert politikalar, İslam'ın toplum içindeki rolüne sınırlamalar getirme ve güvenlik önlemlerinin artırılması gibi konuları içerir.
Ayrıca, Avrupalıların çeşitli mülteci grupları arasındaki bu çatışmaları gözlemlemesi, kendi içlerinde bir tehdit unsuru olarak mülteci topluluklarına bakmalarına yol açar. Mülteciler arasındaki bu çatışmaların bir sonucu olarak, toplum içinde yabancı düşmanlığı ve ırkçılık da artmaktadır.
Netflix, küresel bir kitleye hitap ederek yaşam tarzını ve düşünce sistemini yayma gücüne sahiptir. Burada hedef kitle AB ‘nin insan hakları çalışmalarında yer alan sağ politikalara karşı olan kişiler olabilir mi!
Demand79- İbris79 6. Sezon’nun final bölümüdür.
Demand79" bölümü, ırkçılıkla mücadele üst anlatısıyla başlasa da aslında ırkçılığın yükselmesine neden olan bir hikayeyi içeriyor mu?
Bölüm, "Black Mirror sunar: Bir Red Mirror Hikayesi" ifadesiyle başlar.
Black Mirror dizisi, teknoloji odaklı distopik anlatımları ile tanınmış olsa da, 'Demand79' bölümü farklı bir yaklaşım sergiler. Bu bölümde, teknoloji teması yerine metafiziksel bir hikaye kullanılır ve ırkçılıkla mücadele eden bir Hint asıllı göçmen kadının hikayesi anlatılır. 1979 yılında İngiltere'nin kuzeyinde sakin bir yaşam süren Hint asıllı göçmen bir satış temsilcisi, bir yandan işinde oldukça yoğunken diğer yandan ırkçılık ve ayrımcılık kızımızın hayatını zora sokmaktadır. İş yerindeki aşağılanmalar, sokakta maruz kaldığı ırkçı tacizler ve eve döndüğünde karşılaştığı önyargılar onu son derece değersiz hissettirmektedir. Fakat karakterimiz, her şeye rağmen sakinliğini korurken içinde biriktirdiği öfkeyi zaman zaman hayal ederek ona kötü davranan kişileri vahşice öldürdüğünü düşler ve bu katharsis onu bir süre yatıştırır. Bir gün tesadüfen bulduğu bir taşın içinden çıkan iblis ile tanışır. iblis onunla iletişim kurmak için Boney M grubundan bir şarkıcı kılığına girer. İşini bilen, çıkarcı, kendini düşünen ve dünyayı kurtarmak için ise genç kıza büyük bir sorumluluk yükler. 3 kişiyi öldürmesi gerekmektedir. Arada insanları öldürmeyi hayal eden sevimli kızın taştan (lambadan) çıkan ibris (cini) 3 dilek yerine getirmek yerine bu kez 3 cinayet işlemesi ile kızımızı kahraman yapacaktır. Yakın zamanda gerçekleşecek büyük bir felaketi engellemek adına ürkütücü bu misyonu üstlenmek zorunda olduğunu keşfeder. Bu beklenmedik ve tehlikeli görevi kabul etmek için, cesaretini ve zekasını kullanarak planlar yapar. Kendisini tehlikeye atmasının yanı sıra, aynı zamanda dünyayı kurtarmak için elinden geleni yapar. Geçirdiği zorlu süreçte karşılaştığı engelleri aşmak için mücadele ederken, kendisini ve hayatını riske atsa da görevi başarmak için her şeyi yapmaya kararlıdır.
Sağın yükselmesinde anahtar bir rol üstlenecek olan kitle iletişim araçlarının devreye girmesi elbette çok önemlidir. Bunu en iyi başaracak olan yapım ise aynanın karanlık yüzünü göstermekten çekinmeyen “Black Mirror”un kendisidir. Diğer yapımlarda veremeyeceği mesajı buradan sınırsız “gerçek ötesi” “simülasyon” “Karanlık” anlatımının ona verdiği hak ile verebilmektedir.
Avrupa’nın huzurunun bozulmaması için mültecilerin bir şekilde kendilerinden uzak durması gerekmektedir. 1979 yılında geçen tüm ana teması teknoloji olan bir dizinin hiç teknoloji kullanılmadan metafiziksel bir yöntem ile iyilik teması üzerinden karakteri yansıtıp içindeki tüm nefreti kusmasını sağlatan dolaylı bir anlatım sunmaktadır. 2000’lerde başlayan arap akımı Hristiyan AB ülkelerini rahatsız etmektedir. Bölümde 1979 yılına işaret ederek günümüzün olayları ile bağını kurmayan;
- Hintli
- Göçmen
- Kadın
- Kıyamet
- İbris
- Kurban
- Kahraman
Özellikleri üzerinden bir anlatımı esas olarak Hristiyan dininin öne çıkan unsurları üzerinden anlatımı yapılmaktadır.
Bu anlatımın arkasında ülkesinde huzur içinde yaşayan bir vatandaş gelecekte göçmen ve mülteci popülasyonunun artması ile kendini güvende hissetmeyecektir. Kıyametin gelmesi gibi popülasyonun artması söz konusudur ve bu yüzden yasaların çok katı olması gerekmektedir.
Sonuç olarak, Black Mirror'ın 'Demand79' bölümü, Avrupa'nın mülteci sorununu ve ırkçılığın yükselişini çarpıcı bir şekilde işlerken, aynı zamanda Netflix'in kültürel emperyalizm rolünü ve distopik hikayelerin gerçek hayatla olan simülasyonunu yansıtır. Gerçeklik ve kurgu arasındaki çizgi giderek incelirken, distopik hikayelerin gerçeklikle olan bu simülasyonu, toplumların gelecekteki potansiyel sorunlarına dair karar almada etkin rol üstlenmesi açısından yönlendiricidir.
Yeni yazılar ve kadın filozoflar serisinin bütün bölümleri Instagram'da.


