Kökü Görmek ile Affetmek Arasında: Monster'ın Kadınları

Otobüste bir yüz
Geçen sene uzun bir otobüs yolculuğunda Aileen Wuornos'un gerçek kamera görüntülerini izlediğimde çok etkilenmiştim. Mahkemede, ilk öldürdüğü adamın ona vahşi bir şekilde tecavüz ettiğini anlatıyordu. Bu, kendini korumak için silah taşımaya başladığını söyleyen bir kadının, evet, ona kötü davranan erkeklere acımayan bir seri katile dönüşme hikâyesiydi. İzlediğim, Netflix'teki Aileen: Queen of the Serial Killers belgeseliydi (Emily Turner, 2025; Türkiye'de Aileen: Bir Kadının İnfazı adıyla yayında). Kurmaca değildi; mahkeme salonundan gerçek kayıtlardı.
Bu yıl o yüz bir kez daha karşıma çıktı, bu kez bir dizide ve yanında başka kadınlarla. Sarah Paulson'ın oynadığı Aileen artık yüz yıl önceki bir cinayetin gölgesindeydi.
Bu yazıda üç ayrı yerden konuşacağım: o gün izlediğim belgesel, bu yıl izlediğim dizi ve ikisinin de dayandığı tarih. Bunları ayrı tutmaya çalışacağım, çünkü izlerken birbirlerine çok yaklaşıyorlar.
Görmediğimiz şiddet
Erkek seri katilleri, şiddetlerini, fantezilerini ve daha birçok delice tutumlarını biliyoruz. Ama kadın seri katillere, babasını ve üvey annesini baltayla vahşice öldüren ya da yedi adamı soğukkanlı bir şekilde öldüren kadınlara pek şahit olunmuyor, malumunuz. Onlar hakkında çok daha az konuşuluyor. 1990'ların başında ünlü bir FBI profilcisi, kadın seri katilleri genelde ele almadığını yazmış, istisna olarak da Wuornos'u göstermişti.
Netflix'in Monster antolojisinin en yeni, dördüncü sezonu Monster: The Lizzie Borden Story (2026) tam da böyle iki kadını yan yana getiriyor. Antolojinin kadın merkezli ilk sezonu bu. Biri, 1892'de Massachusetts'in Fall River kentinde babasını ve üvey annesini baltayla öldürmekle yargılanan Lizzie Borden. Öteki, 1989-1990'da Florida'da yedi adamı öldüren ve 2002'de idam edilen Aileen Wuornos. (Wuornos'un hikâyesi 2003'te de Charlize Theron'un başrolünde Monster adıyla filme alınmıştı. Theron bu rolle 2004'teki 76. Akademi Ödülleri'nde En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ını kazandı.) Dizide üçüncü bir kadın da var; ona aşağıda döneceğim. Dizinin merkezinde Borden var, Wuornos'un hikâyesi ona paralel akıyor. İki hikâye bir noktada birbirine değiyor: dizide Aileen, bugün pansiyon olarak işletilen Borden evini ziyaret ediyor ve Lizzie'ye hayranlığını dile getiriyor. Aradaki yüz yıla rağmen dizi Aileen'i Lizzie'nin bir tür mirasçısı gibi kuruyor.

Sekiz bölümün hepsini Ian Brennan yazdı; dizinin showrunner'ı, yani yazıdan yapıma bütün yaratıcı süreci yöneten kişi de o. Bölümlerin çoğunu Max Winkler yönetti; ikisini ise bir kadın yönetmen, Sarah Adina Smith. Wuornos'un ilk kez göründüğü ve üvey anne Abby Borden'ın öldürüldüğü 4. bölüm onun; Aileen'in Borden evine gittiği 6. bölüm de.
Diziyi izlerken farklı çağlarda iki kadının, hatta kadınların, benzer durumlarda gösterdikleri reaksiyonlar bakış açımızı belirliyor. Ama burada suçlunun köküne varan bir durum var: ceza sistemi değil, bakış açısı. Dizi bu kadınları cezalandırmak için değil, onları o noktaya neyin getirdiğini görmek için anlatıyor.
Mahkemede bağıran kadın
Önce belgeseldeki Aileen. Mahkemedekilerin tecavüze uğramış bir kadını idama gönderdiğini haykırmasını, ayrıntıları anlatmasını izledim. Jüri onun kendini savunduğu anlatısını kabul etmedi. Kayıtlara göre suçlu kararı okunduğunda "Masumum! Tecavüze uğradım!" diye bağırıyordu. 1992'de ilk idam cezasını aldı. Toplam altı cinayetten idama mahkûm edildi; yedinci kurbanın cesedi hiç bulunamadı. Ceza duruşmasında seri katil olmadığını, yalnızca kendini savunduğunu söyledi. Anlatısı yıllar içinde birkaç kez değişti; bir ara, gerçekten tecavüz edenin yalnızca ilk kurbanı Mallory olduğunu, ötekilerin etmediğini de söyledi. Kendini bu dünyada hiç şefkat görmemiş biri olarak anlatan bu kadın, yıllar sonra temyizlerini geri çekti ve ölmeyi istedi.
O dönemde savcı John Tanner onu jüriye "yırtıcı bir fahişe" diye tanımladı ve sık sık Ted Bundy'ye (1970'lerde onlarca genç kadını kaçırıp öldüren, 1989'da Florida'da idam edilen seri katil) benzetti. Bana, bir kadının fahişe olduğu için öldürülmeyi hak ettiğini söylüyormuş gibi geldi. O nefret, erkeklerin kadınlara duyduğu nefretin boyutları beni irkiltmişti.
Bu öfkeyi büyüten bir ayrıntı daha var. İlk kurban Richard Mallory, elektronik mağazası işleten bir adamdı. 1957'de tecavüze teşebbüsten hüküm giymiş, yaklaşık on yılını bir cezaevi ruh sağlığı kurumunda geçirmişti. Bu kayıtlar ancak Wuornos mahkûm edildikten sonra, 1992'de Dateline NBC'nin araştırmasıyla ortaya çıktı. Savunma yeniden yargılanma istedi. Tanner, Wuornos'un adil yargılandığını ve hiçbir kanıtın saklanmadığını söyledi; savcılık bu kayıtları eski ve ilgisiz saydı, dava yeniden açılmadı. Yani bir kadının anlattığı tecavüz, karşısındaki adamın geçmişi ortaya çıkmadan tartılmış ve hükme bağlanmıştı.
Dizinin senaristi Ian Brennan'ın söylediğine göre dizideki mahkeme sahneleri gerçek kayıtlardan birebir alınmış. Sarah Paulson orada Aileen'i oynamamış, adeta Aileen olmuş. İzlediğimiz oyunculuk değildi; sanki Aileen'i yeniden hayata getirmişti. Hem fiziksel olarak ona çok benziyordu hem de mahkeme sahnesini bize birebir izletiyordu. Otobüste izlediğim kadını orada bir kez daha gördüm; o gün girdiğim şok da tam bu sahneydi.

O sahnede Aileen, ABD adalet sisteminin, toplumun ve ataerkil düzenin kadınlara ve fahişelere karşı acımasız tutumunu yüzlerine vuruyordu. Öyle gerçekti ki o an yalan söylemediğine inandım. Kendi anlatımına göre Mallory boynuna bir kablo dolamış, ona tecavüz etmiş, işkence etmişti. Mahkemede, onu öldürmek yerine neden polise gitmediği sorulduğunda, bir fahişe olduğu için kimsenin ona inanmayacağını, çevresinde bu yüzden destek alamayan çok kadın olduğunu anlatan bir şeyler söyledi. İçten içe evet diyorsun, bu doğru. Jürinin ona inanmadığını, anlatısının yıllar içinde değiştiğini de biliyorum. İkisi aklımda yan yana duruyor; biri ötekini silmiyor.
O yılları da göz önünde bulundurmak gerek. 1990'lar toplumsal cinsiyet, kadınlar ya da diğer cinsiyetler konusunda bugünkü görece rahat dönem gibi değildi. Wuornos yargılanırken ABD'nin bazı eyaletlerinde bir kadının kocası tarafından tecavüze uğraması hâlâ suç sayılmıyordu; evlilik içi tecavüz ancak 1993'te bütün eyaletlerde suç oldu. Kadına Yönelik Şiddet Yasası (VAWA) ise 1994'te imzalandı.
Masum yüz, balta
Dizide babasını ve üvey annesini öldüren, hizmetçi Bridget Sullivan'la lezbiyen bir ilişki yaşayan Borden ise (bu ilişki dizinin kurgusu, tarihte belgelenmiş değil) masumiyetin, tertemiz bir kalbin, hayvanları seven bir kadının görüntüsüyle yargılanıp beraat etmiş, bunun sonuçlarına katlanmamıştı. Tarihte de böyle oldu: Lizzie Borden cinayetlerden bir hafta sonra tutuklandı, ertesi yaz New Bedford'da yargılandı ve 20 Haziran 1893'te beraat etti. Cinayetler için kimse ceza almadı. Dizide Bridget cinayetlere de ortak oluyor; tarihteki Bridget Sullivan ise davanın tanığıydı. Hayvan sevgisi de tarihte kayıtlı; en büyük bağışını bir hayvan koruma derneğine bıraktı. Dizide de beraatten sonra bir hayvan barınağı kurmayı planlıyor.

Ama dizi ona bu masum yüzün arkasından bakıyor. Monster adı ve bu adın ona yakıştırılması zaten serinin amacı. Dizinin 4. bölümünde üvey annesi Abby eşyalarını topluyor, Andrew'dan ayrılacağını, payını alıp New York trenine bineceğini söylüyor. Lizzie gitmesine izin vermiyor ve onu öldürüyor. Dizi bu öfkeyi aşağılanmaya bağlıyor; Lizzie sanki sırf aşağılandığı için öldürüyor. Dizide kumruları öldüren de üvey annesi (tarihte güvercinleri öldüren babasıydı). Gerçek hayatta ise Abby'nin böyle bir ayrılık girişimi bilinmiyor; cinayetlerin nedeni de bugün hâlâ bilinmiyor.
Lizzie Borden, çocukların ip atlarken söylediği bir tekerlemeye dönüşecek kadar ünlü bir fenomen oldu:
Lizzie Borden took an axe
And gave her mother forty whacks.
When she saw what she had done,
She gave her father forty-one.Lizzie Borden aldı baltayı,
Kırk kez vurdu annesine;
Görünce ne yaptığını,
Kırk bir vurdu babasına.
Gerçekte darbe sayısı çok daha azdı ve Abby, tekerlemenin dediği gibi annesi değil, üvey annesiydi; tekerleme olayı değil, efsaneyi anlatıyor.
Böylece iki kadın birbirinin aynası oluyor: biri canavar ilan edilip idam edildi, öteki masum yüzüyle serbest kaldı.
Dizinin özrü
Dizide aslında üç kadın var. Üçüncüsü, genç kadınlara işkence edip onları öldürmekle suçlanan Macar Kontes Erzsébet Báthory. Kurbanlarının kanıyla yıkandığı anlatılır; bu kan banyosu sonradan doğmuş bir efsane. Báthory hiç yargılanmadı, ölene dek şatosuna kapatıldı. Dizide Bridget onun hikâyesini Lizzie'ye anlatıyor ve bu hikâye diziyi, kadınların cadı diye yakıldığı yüzyıllara kadar geri götürüyor. Üç kadın, üç ayrı son: biri beraat etti, biri idam edildi, biri bir şatoda kapalı öldü. Brennan, üç hikâyeyi birbirine bağlayan kadın öfkesinin insanlık tarihi boyunca sürdüğünü söylüyor.

Özünde bu dizide yaratıcılar Aileen Wuornos'tan toplum olarak özür diliyor; monster olarak sundukları Borden'da da aşağılanan tüm marjinalleştirilmiş grupları görünür kılıyorlar. Brennan, TheWrap'e verdiği söyleşide bu özrün nereden geldiğini kendisi söylüyor: "Bence bu üç kadın da haksızlığa uğradı." Onları bir bakıma uğurlamak, bir noktada huzur bulmuş olmalarını ummak istemişler. Dizinin bakış açısı, tamamen değilse de büyük oranda, bu lezbiyen, aşağılanan kadınları özgürleştiriyor, affediyor. Ve cadı olarak yakılan, tecavüze uğrayan, aşağılanan her bir kadından özür diliyor.
Cadı denince çoğumuzun aklına Orta Çağ gelir; benim de öyleydi. Oysa cadı avları Orta Çağ'ın sonundan erken modern döneme uzanan bir hikâye ve en yoğun yılları 1560 ile 1630 arası; Báthory'nin yaşadığı yıllar. Kadınları şeytanın ayartmasına daha yatkın sayan cadı avcılığı el kitabı Malleus Maleficarum (Cadıların Çekici) 1486/87'de basıldı ve sonraki yüzyılda yirmiden fazla baskı yaptı. Tarihçilerin tahminine göre Avrupa'da cadılıktan 40 ile 60 bin kişi idam edildi; sanıkların yaklaşık dörtte üçü ya da daha fazlası kadındı. Yani bu, karanlık sandığımız bir çağın değil, matbaanın ve yeni bir ekonomik düzenin doğduğu bir çağın işiydi.
Silvia Federici bu tabloyu bir tesadüf olarak okumaz. Ona göre cadı avları, kapitalizme geçişte kadın bedeni, doğurganlığı ve emeği üzerinde denetim kurmanın aracıydı. Ortak topraklar çitlenip kadınlar yoksullaşırken hedefte ebeler, şifacılar, doğumu ve bedeni bilen kadınlar vardı. Bir kadını cadı ya da canavar ilan etmek, onun bilgisini ve gücünü elinden almanın yoluydu. Dizinin özrü de bu uzun tarihe uzanıyor gibi.
Dizinin bakışında kadınlar, masum ya da cani fark etmez, erkeklerin dünyasında ayakta kalmak için kendi içlerindeki sevgi ve şefkati bulduklarında dünyanın en temiz insanı oluyorlar. Borden bu şekilde görünüyor: hayvanlarla ve insanlarla kurduğu kibar ilişkiyle.
Ama bu, dizinin bakışı. Benim çizgim burada başlıyor: kökü görmek, aklamak değil. Brennan da Wuornos için benzer bir şey söylüyor: korkunç şeyler yaptı, ama ona da korkunç şeyler yapıldı. Bir kadının neden öldürdüğünü anlamak, öldürülenleri yok saymak anlamına gelmiyor. Yedi adamın da, Andrew ve Abby Borden'ın da birer hayatı vardı.
Abby de bir kadındı. Toplumun ona verdiği rolü oynayan bir kurbandı: iyi giyinmek, asil görünmek, iyi bir koca bulmak, sesinin tonuna dikkat etmek. Dizide, bir kadının olması gerektiği gibi olmanın temsiliydi. Dizi, "kadının en büyük düşmanı kadındır" diyen erkek bakışını da gösteriyor. O bakışın mantığında öldürülmeyi "hak eden", ataerkil zihne teslim olmuş Abby'ydi. Oysa o da tam özgürleşmeye adım atarken öldürüldü. Bu hikâyede özgürleşen değil, ölen oydu.
Ben neden böyle izledim?
Genel izleyicinin bu diziye baktığı yer belli: klasik bir Netflix yapımı lezbiyen dizisi. İzlerken, sadece kadın perspektifinden bakıyor olmamdan dolayı mı, yoksa gerçekten dünya büyük bir değişimin mi içinde, bilmiyorum; ama beni o algıdan çıkaran, çok acayip hissettiren bir şeyler oldu.
Şunu da açık söylemeliyim: bu kadınların kimi sevdiği ile kimi öldürdüğü arasında bir bağ yok. Kadın şiddetini lezbiyenlikle açıklamak eski bir kalıp; Lynda Hart, seksolojinin, kriminolojinin ve psikanalizin bu kalıbı nasıl kurduğunu yıllar önce Fatal Women'da göstermişti. Bazı eleştirmenler, dizinin de bu konuda belirsiz kaldığını yazdı. O yüzden bu çizgiyi kendim çekmek istiyorum.
Bu bir tehdit mi, güçlü gelen yeni bir nesil mi? İzlerken defalarca bunu düşündüm. Geçmişte izlediğimiz toplum yapısı ve kadın hakları bilinci ile bugünün ve geleceğin bilinci aynı değil. Dizi Lizzie'yi sonunda Bridget'la birlikte kadınların oy hakkı mücadelesine katıyor; tarihteki Lizzie ise yalnız öldü. Dizinin bu kadına bugünden bakarak verdiği son bile o farkı gösteriyor. Aileen'in mahkemesinde tecavüz anlatısı jüriyi ikna etmedi, savcı onu bir fahişe olarak tarif etti. Bugün aynı kayıtları izleyen bir kadın o anlatıya başka bir yerden bakabiliyor. Bunu kimin tehdit, kimin yeni bir nesil olarak gördüğü de belki bu farkla ilgili.
Cehennem, cennet, araf
Aileen Wuornos için dünya kötü bir yerdi. Dizinin son sahnesinde, idamdan sonra, Lizzie ve sevgilisi Bridget onu öbür dünyada karşılıyor ve ışığa açılan bir kapıdan uğurluyor. Bridget ona korkmamasını, güvenli bir yere gittiğini söylüyor; Lizzie her şeyin affedildiğini. Sonra gerçekliğe dönülüyor: ölüm saati açıklanıyor, perdeler kapanıyor. Benim gözümde onu cennete gönderdiler. İdamından önceki son röportajlarında Tanrı'ya ve meleklere gideceğini anlatıyordu. Belgesel boyunca, aklımda kaldığı kadarıyla, cennete gitmek istediğini, bu dünyanın zaten bir cehennem olduğunu söylemesine yanıt vermişler gibi.
Final bölümünün adı "Carnival": Wuornos'un ölüm koridorunda dinlediği ve cenazesinde çalınmasını istediği şarkının adı.
Dizi affetti. Peki ya biz? Ölenler var: yedi adam, bir baba, bir üvey anne. Bu kadınları affetmeli miyiz?
Öyle çok soru sordum ki izlerken. Bir yanım bu durumun çok zor olduğunu ve bunu kolay kolay yanıtlayamayacağımızı söyledi. Yazarken bile zorlanıyorum. Nerede durmam gerektiğini tam olarak bilmiyorum.
Belki de biliyorum. Affetme konusu benim için araf. Affetmenin kimin hakkı olduğundan, benim mi, bir dizinin mi, yoksa artık konuşamayanların mı, emin değilim. Ama kökü görmeden yalnız cezaya bakan bir bakışa da geri dönemem.
Aileen bu dünyayı cehennem bildi. Dizi onu cennete uğurladı. Ben ikisinin arasında, arafta duruyorum.
Kaynaklar / Okuma önerileri
- Monster: The Lizzie Borden Story. Yaratıcılar: Ryan Murphy, Ian Brennan. Senarist: Ian Brennan. Yönetmenler: Max Winkler, Sarah Adina Smith. Netflix, 2026 (Monster antolojisinin 4. sezonu, 8 bölüm).
- Aileen: Queen of the Serial Killers (Türkiye'de Aileen: Bir Kadının İnfazı). Yönetmen: Emily Turner. Netflix, 2025. https://www.netflix.com/title/81673047
- Aileen: Life and Death of a Serial Killer. Yönetmenler: Nick Broomfield, Joan Churchill. 2003. https://www.imdb.com/title/tt0364930/
- Kayla Cobb, "'Monster' Showrunner Explains Lizzie Borden Finale and What's Next for the Netflix Thriller" (Ian Brennan söyleşisi), TheWrap, 21 Eylül 2026. https://www.thewrap.com/creative-content/tv-shows/monster-the-lizzie-borden-story-ending-explained-ian-brennan-interview/
- Phyllis Chesler, "A Woman's Right to Self-Defense: The Case of Aileen Carol Wuornos", St. John's Law Review, 66(4), 1993, s. 933-977.
- Silvia Federici, Caliban ve Cadı: Kadınlar, Beden, İlksel Birikim, çev. Öznur Karakaş, Fol Kitap, 2023 (özgün baskı: Caliban and the Witch: Women, the Body and Primitive Accumulation, Autonomedia, 2004).
- Lynda Hart, Fatal Women: Lesbian Sexuality and the Mark of Aggression, Princeton University Press, 1994.
- Ronald Hutton, The Witch: A History of Fear, from Ancient Times to the Present, Yale University Press, 2017.
Yeni yazılar ve kadın filozoflar serisinin bütün bölümleri Instagram'da.


