FelseFemina · Yazılar · Çekiçle Felsefe
Feminist Felsefe Perspektifinden Schopenhauer Luce Irigaray’ın ‘Yeni Bir Dil Yaratma’ Bağlamında Ana Mendieta’nın “SILUETA” Serisi

Feminist felsefenin derinliklerine inmeye hazır mısınız? Daha önceki yazımda, çağdaş düşünürlerin feminist felsefeye kattığı kavramları derinlemesine ele alacağımızdan bahsetmiştim. Bu bağlamda ilk adımımız, 19. yüzyılın son sistematik filozoflarından biri olan Schopenhauer'in kadınlarla ilgili ortaya attığı, birçok insanın akıl-dışı olarak gördüğü felsefi argümanlarına odaklanmak olacak. Tezim olan "Schopenhauer From The Perspective of Feminist Philosophy" başlığı altında, Luce Irigaray'ın 'Yeni Bir Dil Yaratma' kavramını Ana Mendieta'nın "SILUETA" serisi üzerinden inceleyeceğiz
Feminist Felsefeye Giriş
Feminizm kadınların erkeklerden dezavantajlı olduğu, eşitliğin sağlanması için kamusal ve özel alanlarda kadının konumunun tekrar sorgulanması ve doğal haklar çerçevesinde kadının erkeklerle eşit hak ve özgürlüklere sahip olduğu gerçeğinin tarihsel olarak yapılandırılmasının yanında günümüzde de bu yapılanmaların her alanda yeniden değerlendirilme hareketidir. Eğitim, iş bölümü, cinsellik, toplumsal cinsiyet, siyasal haklar gibi konularda feminizmin ana başlıklarıdır.
Her alanda kadının konumunun yeniden değerlendirilmesi feminist felsefenin de felsefe tarihi içinde kadının eril-önyargılarla belirlenen felsefe sitemlerini tekrar analizlerinin yapılması olarak ortaya çıkmıştır. Feminist felsefe ikinci dalga feminizmin 1970’lerde ortaya çıkmasıyla birlikte akademik alanda yer alarak, felsefe tarihinde eril-önyargıların felsefenin çağları aşan düşünce sistemlerine kadını konumlandırdıkları yerin tekrar sorgulanması için analizler yapılmıştır. Cinsiyetçiliğin felsefe tarihinde belirgin bir şekilde görünmesi feminist felsefenin bu alanlarda baskı oluşturmasına neden olmuştur. Batı felsefe tarihinde Platon’dan günümüze kadar yapılan araştırmalarda eril-önyargıların belirgin bir şekilde tüm çağları etkileyen fikirlerin yeniden tartışılması ve feminist kavramlarla ele alınması sağlanmıştır. Birçok filozofun akıl yürütme işini yalnızca erkek cinsine has bir etkinlik olarak belirlemesi, cinsiyetçi sistemlerin temellendirilmesinin yapılması feminist teorisyenlerin bu alanlara ilişkin yeni kavramlar üretmelerine neden olmuştur.
Alison Stone "Feminist Felsefeye Giris"
Alison Stone’nun Feminist felsefeye giriş kitabından bahsettiği aşağıdaki bu pasaj feminist felsefe alanında çalışmalar yapmanın önemini özetler niteliktedir.
“Feminist felsefe 1970’lerin başlarında ortaya çıktı ve en çok Batı Avrupa, Kuzey Amerika ve Avustralya’da gelişti. Bu bölgelerde feminist felsefe, felsefe içindeki belli başlı alt disiplinlerden biri haline geldi. Feminist felsefenin üç temel yönü vardır;
i. Felsefe tarihinde yer tutan yazılar; özellikle de Platon, Descartes ve diğer kabul görmüş yazarların yapıtları,
ii. Epistemoloji (bilgi teorisi) ve etik gibi çağdaş felsefenin alanları
iii. Geçmiş ve bugünkü felsefede yer tutan yazılarda bulunabilecek imgelem ve sembolizm kalıpları ( ör. Akıldışı, olarak kadın imgesi).
Geçmiş ve bugünkü felsefede tespit ettikleri eril önyargıları eleştirmiş olan feminist filozoflar, eski ve önyargılı teoriler üzerinden giderek bunları ilerletmeyi amaçlayan yeni teoriler (örneğin, yeni ahlak teorileri veya yeni bilgi teorileri) geliştirmişlerdir. Feminist felsefe böylelikle hem eril önyargıları eleştirir hem de yeni teoriler ve kavramlar geliştirerek bu önyargıları düzeltir.”
Feminist Felsefe Perspektifinden Neden Schopenhauer?
Arthur Schopenhauer
Feminist felsefe tanımları arasında yer alan; “geçmiş ve bugünkü felsefede yer tutan yazılarda bulunabilecek imgelem ve sembolizm kalıpları (ör. Akıldışı olarak kadın imgesi).” Özellikle kadınlar ile ilgili açık bir şekilde söylemlerini sakınmadan beyan eden 19. Yüzyıl filozofu Schopenhauer’in seçilmesi, gerek ontolojik temellendirmelerini estetik kuram üzerinden yapması ve kadını belirgin bir şekilde sisteminden dışlamasıyla feminist felsefe alanında yeniden değerlendirmesinin yapılması için teşvik edici olmuştur. Bir diğer neden ise çağdaş feminist felsefe filozoflarından Luce Irigaray’ın tüm bu erkek söylemlerinin dışında “Yeni Bir Dil Yaratma” ile Schopenhauer’ın “Deha” kavramının erkeğe özgü niteliği bakımından “Kadın Deha” olanaklılığı ikinci dalga feminizmin yükseldiği dönemde Ana Mendieta’nın performans sanatında gerçekleştirdiği çalışmaları ile yeni bir dil yaratmada deha nitelikleri tanımlanmıştır. Ana Mendieta’nın performanslarında zihinsel nesneleşme örnekleri incelenecektir. Zaman ve mekânın dışında olan “isteme(WILL)” performans sanatında zaman ve mekan ile kadın bedeni ile kavramların nesneleşmesi gösterilecektir.
Batı felsefe tarihinin düşünsel temelleri hiç kuşkusuz Platon ve Aristoteles sistemleri üzerine kurulmuştur. Kadının felsefe tarihindeki konumunun yeniden sorgulanması için girişilen incelemelerde bu iki isim önemli etkiler yaratmıştır. Gelecek yüzyıllarda etkili bir şekilde söylemlerinin güncelliği evrensel ve çağları aşan boyutu feminist felsefe alanında çalışan akademisyenlerin neden bu iki filozofa odaklandıklarının en büyük göstergesidir. 19.yüzyıl filozoflarından Schopenhauer’in “insan ve aklın” ön planda olduğu bu dönemde Platoncu anlayışın belirgin bir şekilde felsefe sisteminde yer edinmesi ve kadın söz konusu olduğunda birçok filozofa göre en katı ve net söylemlere sahip düşünce biçimleri nedeniyle yeniden okuma ve söylemleri inceleyerek feminist felsefe alanına katkı sağlanması amaçlanmıştır.
Luce Irigaray
Luce Irigaray
Luce Irigaray, Fransız feminizminin önde gelen düşünürlerinden biridir. Özellikle postyapısalcı ve psikanalitik teorilere dayanan yaklaşımıyla tanınır. Irigaray, dilin cinsiyetli bir yapıya sahip olduğunu ve bu yapıda erkek perspektifinin baskın olduğunu savunur. Dilin, kadınları tanımlayan ve sınırlayan bir araç olarak işlediğine inanır. Kadınların kendi seslerini ve dillerini yaratmaları gerektiğini vurgular. Irigaray'ın çalışmaları, feminizmin yanı sıra dilbilim, psikanaliz, kültürel çalışmalar ve felsefe gibi birçok disiplinde etkili olmuştur. Onun yazıları, cinsiyet kavramını, kadın kimliğini ve kadın-erkek ilişkilerini yeniden düşünmek için zorlayıcı bir davettir.
Neden Luce Irigaray ile Başlıyoruz?
- Özellikle felsefe tarihinde Platon ve Aristoteles’le başlayıp eril dilin kullanımının belirgin bir biçimde yapıtlarda yer almasını eleştiren Luce Irigaray’ın dil ve söylem üzerine düşünceleri felsefe tarihinde önemli fikirler ortaya koyan filozofların metinlerini yapısöküm ile incelemesi bu yazı dizisinde ilk düşünürü olarak seçilmesinde etkili olmuştur.
- Jacques Lacan'ın Luce Irigaray'ın doktora tezini reddetmesidir. Bu, feminist teori ve psikanaliz arasındaki ilişki içerisinde tartışmalı bir olaydır. Luce Irigaray, "Speculum of the Other Woman" (Ötekinin Aynası) adlı eserinde Jacques Lacan'ın psikanalitik teorilerini eleştirir. Özellikle, Irigaray, psikanalizin kadınları eksik veya yetersiz olarak tanımladığını ve bu tanımlamanın kadınların toplumsal ve kültürel konumunu olumsuz etkilediğini savunmuştur. Bu zorluklarla başa çıkmış ve günümüzde feminist felsefe kuramına büyük katkılar sunduğu için ilk incelenmesi gereken önemli biri olduğunu düşünüyorum.
- 19. Yy son sistemci filozof olan Schopenhauer’ın “Deha” kavramının yalnızca erkeklere özgü bir nitelik olduğunu temellendirdiği düşüncesine Irigaray’ın yeni bir dil yaratmada sanatı araç olarak kullanmasında performans sanatçısı “Ana Mendeita”nın Silueta serisi üzerinden incelemesinin “Schopenhauer From The Perspective of Feminist Philosophy” tezimdeki detaylara yer verilmiş olmasıdır.
Irigaray’ın ‘Yeni Bir Dil Yaratma’ Bağlamında Ana Mendieta’nın “SILUETA” Serisi
Schopenhauer’ın felsefe sisteminde estetik “varlığın özünün” yer alması açısından araştırmamızın konusu olmuştur. Bu çalışmada 19. yy ‘da düşünceleriyle kendi çağının ötesini etkileyen fikirleriyle sistem kuran Schopenhauer’ın varlığın özüne ilişkin oluşturduğu akıl yürütmenin kadınlar söz konusu olduğunda “öze” ulaşılamaz “deha” kavramını yalnızca erkek cinsinin özelliği olarak görünmektedir. Feminist felsefenin ele aldığı en temel konulardan biri olan cinsellik ve kadın konusunda, kadın cinselliğinin Schopenhauer’ın felsefe sistemi göz önünde bulundurularak- Schopenhauer’ın istemenin en belirgin yer olarak tanımladığı “cinsel organ” tanımlamasından hareketle kurduğu isteme felsefesinin, felsefe tarihinde erkek dilinin hakimiyeti karşısında “dil ve söylem üzerine kadın dilinin oluşturulması” gerektiğini belirten Luce Irigaray’ın eril dilin kullanımına ilişkin yöntemi referans alınarak ilerlenmiştir.
“ Erkek dilinin hâkim olduğu felsefe söylemlerinde kadının kendi dilini oluşturması için yeni bir dil yaratması ancak kadının kendi özünü yakalayabileceğinden söz etmiştir. “
Irigaray
Feminist felsefenin en önemli isimlerinden biri olan Irigaray’ın felsefe tarihi içinde kadının konumlandığı yerin dilin kullanımı ve filozoflar tarafından pekiştirilmesi görülmektedir. Dil, kültür, felsefe tarihinde eril söylemlerin inşası, kadının pasifleştirilmesi, cinsiyetçi ve eril dilin hakimiyeti söz konusudur. Doğa filozoflarından başlayarak dilin yerleşmiş olmasının tekrar gözden geçirilmesi için feminist felsefe çalışmaları yapılmaktadır. Yeni bir kadın dilinin oluşturulması için özellikle sanatın önemli bir alan olduğundan söz etmiştir. Yeni bir kültürde yapılması gereken en önemli dönüşüm dili ve söylemi de değiştirmektir. Batı ve Doğu felsefesinin eril dil kullanarak dişili doğa ve duyularla sınırlamışlardır. Felsefe tarihi içinde erkek akıl, kadın duyu ve çürüyen değişen şeylere özgü bir varlık olarak gösterilmiştir. Felsefenin aşkınsal yönü ve evrensel soyutlamalarda kadın söz konusu olduğunda dışarıda bırakılan eşitlikçi olmayan eksik düşünce yapıları ortaya çıkmıştır. Kadının ataerkil söylemler tarafından felsefe düşünce tarihi boyunca dışlandığını vurgulayan Irıgaray yeni bir dil oluşturmanın en iyi yolun sanat olabileceğini söylemiştir.
Irigaray dil ve söylemin öneminden bahsederken kültürün ve mitlerin önemini göz ardı etmemektedir. Özellikle yeni bir dil oluşturma çabası öncelikli olarak ataerkil dilin tanımını yapmakla başlar. Lacan’nın kuramı üzerinden durumu açıklar. Kadınlara ait bir dilin nasıl olacağına ilişkin araştırmalar yapmıştır. Erkek ve kadın arasındaki farklılıkları belirlemede yalnızca cinsiyet farklılıklarından oluşan sonuçlar değil aynı zamanda dilin yarattığı baskılayıcı söylemlerinde farklılıkları büyük oranda etkilediğinden söz eder. Erkeğe ait olan dilin binlerce yıldır kadınlar tarafından kullanılıyor olması Irigaray’a göre kadının kendini bulamayacağının en belirgin sebeplerinden biri olarak görür. Kadın, erkek dilin hakimiyetinden kurtulup, onun yerine “yeni bir dil” oluşturabilirse ancak özgünlüğe kavuşabilir. Bu araştırmaları yaparken kadının oluşturacağı dilin erkeklerin kullandığı dilden bağımsız olarak nasıl ilerleyeceğine ilişkin olarak öncelikle “taklit” stratejisini ortaya çıkartmıştır. Irigaray’a göre erkeklerin belirlediği dil içinde kadınlar kendilerine yabancılaşmaktadırlar. Kadın erkeğe bağlı bir biçimde varlık gösterdiği sürece kendini bulma yolunda ilerleyemeyecektir. Kadın tarihsel olarak erkek diline bağlı olarak kendini bulmada alan bulamayacağından kendi dilini oluşturması için girişimlerde bulunmalıdır.
Ana Mendieta Silueta Serisi "Kadın Deha" Olanaklılığı
Irigaray felsefede ve diğer tüm alanlarda kadının konumlandırıldığı yerin “dişil kimliği reddetmesi ve “negatif” bir biçimde sembolik sisteme yerleştirmesini “yeni bir dil” ortaya koymakla çözümleneceğini söyler. Bu yeni dil için felsefede eril dilin baskın bir biçimde görüldüğü Schopenhauer’in varlık görüşü üzerinden “deha” kavramını Ana Mendieta’nın “Silueta” serisine beden performansı ile yeni dile bir örneklem olarak incelenmesine bakacağız.
Silueta Works in Mexico Ana Mendieta 1973–77/1991
Kadınların erkekler tarafından yazılan eserlerde yer alması kendi sesini değil erkeğin sesini ortaya çıkmasını sağlayarak kadını ikinci planda tutarak kendi özgün yaratıcılığını ortaya koyamamasına neden olmuştur. Bir diğer önemli nokta ise cinsel farklılığın patriarkal düzen içinde tanınmamasına ilişkindir. Erkek dünyası cinsel farklılığın görünür bir şekilde olmasını ya istemez ya da izin vermez. Kimi kadın sanatçıların yaptığı cinsel farklılığa yönelik çalışmaların kabul edilmemesinin nedeni olarak söylenebilir. Irigaray’ın “taklit”, “uyum gösterme” üzerinden sunduğu strateji kadınların cinsel farklılıklarının da ortaya çıkması için önemli bir unsur oluşturmuştur. Kadının kendi bedeni, kendi arzusu, patriarkal düzen içinde ifade edilecek alan bulmaz. Çünkü yansıttığı arzular ve dil kendi dili değildir. Kendi arzusu, hazzı, istekleri bir başka cins tarafından sunulmuş ve o cinsin istekleri doğrultusunda icra edilmiştir. Irigaray “yeni bir dil” oluşturmanın önemini kendini ortaya çıkarma olarak “taklit stratejisini” nin önemini vurgular. Kadın hakim olan egemen dilin taklidini yaparak maskelediği kendi özünün yansımasını ortaya çıkarır. Kadın taklit ederek kendisi için tasarlanmayan bir dünyanın taklidi ile kendi yansımasını ortaya çıkartır. Kadının erkeğin belirlediği “dişiliği” kabul etmesi ve oyunu sürdürmesi ile oyunun içinde devrimsel bir kendini bulma çabası şeklinde gerçekleşmektedir. Ana Mendieta’nıın performanslarında dişiliği ön planda tutmadığı, farklı bir söylem olarak bedeni üzerinden toplumsal konuların somutlaşmasında araç olarak kullanmıştır.
Dilin ne olduğu toplumsal koşullar göz önünde bulundurularak evrimsel bir süreçten geçer. Dil bazen çok kibar bir şekilde iş görürken bazen kaba dil kullanılarak belli alanlarda kabul görür. Tüm bunlar eğitim, aile, çevre koşullarının toplamıdır. Ana Mendieta’nn kadın kimliğini ifade edilme şeklini bedeni üzerinde müziği eşliğinde toplumun henüz hiç hazır olmadığı bir dönemde açığa çıkartması kadın bedeninin farklı bir biçimde ele alınması açısından yeni bir dil oluşturabilir mi?
Kadın, tarih boyunca erkeklerin objesi olarak sanat eserlerine ilham kaynağı olmuştur. Genellikle müzelerde yalnızca çıplak bir formda temsil edilen kadın, bu yaklaşım ile materyalist bir konumda ele alınmıştır. Ana Mendieta, performanslarında bedenini hem "özne" hem de "nesne" olarak sunarak, kadının çıplaklığını sadece erotik, pornografik veya zevk veren bir beden olmanın ötesinde, varoluşsal bir çalışma olarak değerlendirir. Bu bağlamda, Irigaray'ın yeni bir kadın dili oluşturma çabası, Mendieta'nın sanatta kadın çıplaklığını nasıl kavramsal bir nesne olarak ele aldığını anlamak için önemlidir.
Schopenhauer’in kadın deha kavramını erkeğe özgü temel varsayımından hareketle kadın bedeni üzerinden gerçekleşen kavramların nesneleşmesi sanatsal bir gösterimle kadınlar üzerinde yeni bir söylem olması açısından ne anlama geliyor?
Erkek merkezli deha kadının objeden diğer tarafa geçişini nasıl mümkün kıldı?
Beden kutsal ve örtük bir şekilde kadının kendine ait olduğu yanılgısı ile erkeğe dil, kültür, toplumsal roller ile sunduğu bir “şeydir”. Ve erkek kadın bedenlerini para karşılığında kiralayabilir, satın alabilir (evlilik, söz, nişan) tüm bunları yapamadığında karşı konulduğunda tecavüz edebilir ve nihayetinde öldürebilir. Kadının erkek bedenine kendi bedenini/şeyini sattığı, teslim olduğu, kiraya verdiği ya da hiçbirini yapmadığında paramparça edildiği bir “şey”.
“Taklit” terimi Irigaray’ın kadının yeni bir dil oluşturmada strateji olarak sanat aracılığıyla ortaya konan bir durum olarak önerdiği bir şeydir. Kadının ataerkil düzende kendi işlevini tamamlamak için kendi asli farklılıklarını gizleyerek yeni bir söylem yaratmasının mümkün olacağından bahseder.
Performans sanatında kadın sanatçılar bedenlerini erkek için arzu duyulan bir nesne konumundan çıkartıp sanat nesnesi haline getirerek alışıla gelmiş kadın bedeninin sanatta kullanılandan çok farklı bir biçimde ortaya çıkmasını sağlamışlardır. Özellikle belli bir tema üzerinden kavramların nesneleşmesine olanak veren çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Bu performanslar, çıplak beden üzerinden soyut düşüncelerin nesneleşmesini sağlamış ve geçmiş sanat çalışmalarından farkı ortaya koymuştur. Kadın arzulanan, şehvet uyandıran, erotik bir beden ile seyirci ile buluşmaz, aksine rahatsız edici, cinsel bir arzu nesnesinden öte mekan ve zamanla ilişkilendirilerek varoluşsal bir biçimde sahnelenir. Bu performansların bazıları seyirci ile buluşmaz video ve fotoğraflar serisi ile gösterilir.
Irigaray’ın yeni bir dil yaratma olarak yöntem olarak önerdiği “taklit stratejisi “ bağlamında Ana Mendieta’nın İlk dönem çalışmaları olan “Silueta” Serisinin bazı örneklerini yeni bir dil yaratmaya örneklem olarak değerlendirelim.
Neden Ana Mendeita?
Ana Mendieta (1948-1985) Kübalı bir performans sanatçısı, heykeltıraş ve ressamdır. Sanat çalışmalarında vücut sanatı, yer sanatı ve feminizm temalarını birleştirir. Mendieta, vücudunun izini doğal malzemelerle (örn. Toprak, yapraklar, su, kan) bırakarak yarattığı 'Silueta' serisiyle özellikle tanınır. Bu seri, bedenin doğayla birleşik olduğu fikrini vurgular ve kadınlık, kültür ve doğaya dair temaları ele alır.
Ana Mendieta'nın sanatı, özgün bir kimliği, toprakla ve doğanın ruhuyla olan derin bir bağı ifade eder. 12 yaşında Küba'dan ABD'ye gönderildi ve bu trajik ayrılık, hayatı boyunca sanatsal ifadesini etkiledi. Özellikle 1970'lerde feminizm ve performans sanatının yükselmesi sırasında, Mendieta'nın eserleri kadın bedeni, doğa ve kültürlerarası kimlik üzerine odaklanarak öne çıktı.
Mendieta'nın kariyeri, trajik bir şekilde 1985 yılında 36 yaşında hayatını kaybederek sona erdi. Ancak eserleri ve katkıları, günümüz sanat dünyasında hâlâ büyük bir etki yaratmaya devam ediyor.
Ana Mendeita
Sanatçının kendi hayatında yaşadığı durumları bedeni aracılığıyla performanslara yansıttığını görmekteyiz. Bir kadın olarak yerinden edilmiş, uzun yıllar kimlik ile ilgili yaşadığı sorunların çalışmalarında yerden edilme, iz bırakma, yok oluş, yeniden doğuş gibi kavramların ön plana çıktığını görmekteyiz. Performans sanatında kendi bedenini kullanarak belli başlı materyallerin desteği ile doğa ile iç içe geçtiği, doğanın bir parçası vurgusu ve tüm bu çalışma içinde varoluşsal olarak kendi kimliğini ortaya çıkartma çabasını görürüz.
Doğa’nın mekan olarak seçilmesi, doğanın bir parçası olan bedeninin gelip geçiciliği ve iz bırakması ile varlığını ortaya koymaktadır. Bir tarafıyla ölüm diğer taraftan yeniden doğuşu gösteren doğanın döngüsü içinde insan bedeni. Bedenin mekan üzerindeki etkisi kavramsal olarak somutlaştırılır. Zaman içinde yok olan beden, kimlik beden, aşkıncı beden gibi başlıklar bu seride kendini gösterir.
Ana Mendeita "Silueta" 1973
Ana Mendeita " Silueta" 1973
Silueta'ın Mağaranın ağzında çıplak bedenini çiçeklerle doldurmuş, rahim ağzına benzeyen mağara yeniden doğuş olarak sembolik bir anlam verdiği görülmektedir. Burada kadının çıplak bedeni erotik, arzulanan bir meta olmaktan öte doğa ile iç içe geçmiş ve iz bırakmış şekilde sunulmaktadır. Alışıla gelmiş sanat yapıtlarının sunduğu zevk veren bir unsurdan ziyade düşündüren, anlam arayan ve derinlik hissi veren performans olarak karşımıza çıkmaktadır. Bedenin mekâna etkisi ve aynı zamanda mekanın beden üzerinde etkisi vardır. Bu performansı fotoğraflayarak belgelemiştir. Ve geçicilik unsurunu fotoğraflarla kalıcı diğer tarafını göstermiştir. Tüm canlıların doğa ile ortak olan özü kendi bedeni üzerinden doğa ile bütünleşerek çalışmasında gösterilmiştir. Bedeni bir mezar çukurunu aynı zamanda rahim ağzını beraberinde göstererek ölüm ve yeniden doğuş kavramlarını nesneleştirmiştir.
Untitled Siluetas Series 1976
Untitled Siluetas Series 1976
1976 Untitled seriden bir başka çalışmadır. Burada okyanus suyuna kan görünümü veren bir malzemenin sanatçının izini yansıtan halini görürüz. Zamanla suların izi silip yok ettiğini görürüz. Doğanın içinde, bedenin silüeti zaman içinde yok olan ve doğaya karışan bir hal alır. Mendieta bu silueti kumda oluşturmuş ve ardından kırmızı pigment eklemiştir. Dalgalar silüeti silerken her bir detayı fotoğraf ile belgelenmiştir. Performansın bedenin yalnızca izinin belli belirsiz göründüğü ve zamanla doğayla bütünleşmesini izliyoruz. Bedenin görünmeden görünür bir şekilde sunulduğu aşkınsal olarak dünyada olmak ve dünyanın dışında olmak olarak uzamsal bir anlam verir.
Tree of Life, 1976
Tree of Life, 1976
Silüeta serisinden Tree of life 1976. Ağaca kamufle olan sanatçı tanrıça görünümü dikkat çeker. Ağacın dışında hem de içinde ve hatta bütünleşmiş bir şekildedir. Kadının bedeni ağaç ile kullanılan malzemeler ile neredeyse aynıdır. Doğa’nın en önemli parçası olan ağaç ve kadın bedeni. Anaerkil dönemden tanrıçaların doğayı şekillendiren, doğanın kanunlarını yöneten tasvirlerine bir örnek olarak görülmektedir. Bedenin çıplaklığının ağaç ile kamufle edilmesi doğanın kendisi olması algısını vermektedir. Beden çalışmalarında önemli çalışmalar yapan sanatçı kendinden bağımsız olarak evrensel bir algının oluşmasını sağlamaktadır. Beden sadece beden değildir. Doğa’yı taklit eden beden doğanın içinde varlık gösterir. Sanatçının hayatından izlerinde olduğunu görmek mümkündür.
Taklit stratejisinde kadının doğayı taklidini ve içinde bulunduğu durumun aşkınsal olarak temsilini görmekteyiz. Beden öylesine izlerle hep gördüğümüz ve alıştığımız kadın bedeninden farklı olarak doğanın parçası olarak kavramsal bir anlatımla karşımızdadır. Kadın dilini söylemeden, hareket etmeden, yalnızca izlerini doğaya bırakarak; ölüm, yok oluş, yeniden doğuş, boşluk kavramlarını nesneleştirmiştir. Dilin değişmesi sanat eserlerinde farklı bir biçimde seyirciye gösterilmesi yeni bir kadın dili olarak karşımızdadır.
SONUÇ
Feminist felsefe, kadınların tarihsel ve çağdaş toplumda erkeklerle eşit hak ve özgürlüklere sahip olduğunu savunarak kadının konumunu tekrar sorgulayan bir harekettir. Feminist felsefenin akademik alana girmesi, felsefenin eril önyargılarını analiz etmek ve eleştirmek için bir temel oluşturmuştur. Batı felsefe tarihinde, Platon'dan günümüze kadar eril önyargılar, feminist kavramlarla yeniden değerlendirilmiştir.
Alison Stone, feminist felsefenin üç temel yönünü belirtir: Felsefe tarihi, çağdaş felsefenin alanları ve imgelem ve sembolizm kalıpları. Schopenhauer gibi bazı filozofların kadınları açıkça sistemlerinden dışlamaları, feminist eleştirel analiz için uygun bir temel oluşturmuştur. Özellikle Luce Irigaray, kadınların kendi dillerini yaratma ihtiyacını belirtmiş ve Ana Mendieta'nın performans sanatını bu yeni dilin bir örneği olarak göstermiştir.
Kadın bedeni tarihsel olarak erkekler tarafından obje olarak görülmüş, bazen bir "şey" olarak satın alınmış, kiralanmış ya da zorla alınmıştır. Irigaray, kadınların bu ataerkil dil içinde kendi seslerini bulmalarının ve yeni bir dil yaratmalarının önemini vurgular.
Performans sanatı, kadın bedenini arzulanan bir nesne konumundan çıkararak varoluşsal bir sanat eseri olarak sunar. Bu performanslar, bedenin sadece cinsel bir arzu nesnesi olmadığını, aynı zamanda zaman ve mekanla ilişkilendirilen varoluşsal bir varlık olduğunu gösterir.
Kaynakça
Hilal Baktaş, (2021) "Schopenhauer From The Perspective of Feminist Philosophy" Yeditepe Üniversitesi Yüksel Lisans Tezi, Ulusal Tez Merkezi
Alison Stone, (2019) Feminist Felsefeye Giriş, Otonom Yayıncılık.
Kuçuradi, İ. (2006). Schopenhauer ve insan. Türkiye Felsefe Kurumu.
Schopenhauer, A. (2010). The World as Will And Representation (Vol. 1 of 3), Cambridge University Press.
Luce Irigaray, “This Sex Which Is Not One”, 1985.
The Body is Present Even if in Disguise: Tracing the Trace in the Artwork of Nancy Spero and Ana Mendieta.
Nur Bakır, Once Upon a Tıme There Aas Ana Mendıeta, 2018
Dr. Dide Delice, “Luce Irigaray’s Changing philosophy as the method of use”
Thalia Gouma-Peterson, Patricia Mathews. “Sanat ve Cinsiyet- Sanat Tarihi ve Feminist Eleştiri”. 2008.
Yeni yazılar ve kadın filozoflar serisinin bütün bölümleri Instagram'da.


